İnsan, evrenin kendisi için yaratılmadığını fark ettiğinde ne yapmalıdır? Korkmalı mı, özgürleşmeli mi?
Felsefe tarihinin birbirinden çok farklı dönemlerinde yaşamış dört düşünür - Lucretius, Spinoza, Nietzsche ve Camus - aynı sorunun çevresinde dolaşırlar: İnsan, kendisini yöneten aşkın bir güce başvurmadan yaşayabilir mi?
Lucretius doğayı tanrıların elinden alır. Spinoza Tanrı ile doğa arasındaki ayrımı ortadan kaldırır. Nietzsche insanı aşkın değerlerin otoritesinden kurtarmaya çalışır. Camus ise bütün bunlardan sonra insanı sessiz bir evrenin ortasında bırakır ve sorar: Şimdi nasıl yaşayacağız?
Bu dört düşünür aynı felsefenin temsilcileri değildir. Aralarında ciddi farklılıklar vardır. Fakat onları birbirine bağlayan güçlü bir damar bulunur: insanı korkudan kurtarmak ve yaşamı yeniden bu dünyaya yerleştirmek.
I. LUCRETIUS: TANRILARIN KORKUSUNDAN DOĞANIN ÖZGÜRLÜĞÜNE
Lucretius yaklaşık MÖ 1. yüzyılda Roma'da yaşadı. Büyük eseri De Rerum Natura - Şeylerin Doğası Üzerine, yalnızca şiir değil; aynı zamanda fizik, kozmoloji, psikoloji, etik ve din eleştirisidir.
Lucretius'un amacı yalnızca evrenin nasıl çalıştığını açıklamak değildir. Asıl amacı insanı korkudan kurtarmaktır. Ona göre insanın en büyük iki korkusu tanrılar ve ölümdür. İnsan doğa olaylarının nedenini bilmediğinde bunları ilahi öfke, ceza ya da işaret olarak yorumlar. Bilgisizlik korkuyu, korku da hurafeyi besler.
Buna karşı Lucretius'un silahı doğayı anlamaktır. Evren mucizelerle değil, doğanın kendi süreçleriyle işler. Her şey maddi parçacıkların ve boşluğun düzenlenişiyle açıklanabilir. İnsan da bu doğanın parçasıdır; evrenin merkezi değildir. Doğa bizim için yaratılmamıştır.
Bu düşünce insanı küçültmek için değil, özgürleştirmek için kullanılır. Evren bizim için yaratılmadıysa, başımıza gelen her olayın arkasında bizi cezalandıran veya ödüllendiren gizli bir irade aramak zorunda değiliz.
II. ÖLÜMDEN NEDEN KORKUYORUZ?
Lucretius'un en güçlü temalarından biri ölüm korkusudur. Epicurus'tan gelen temel düşünce şudur: Biz yaşarken ölüm yoktur; ölüm geldiğinde ise artık biz yokuz. Dolayısıyla insan kendi ölümünü yaşayan bir özne olarak deneyimlemez.
Lucretius ayrıca bir simetri kurar: Doğmadan önceki yokluğumuz bizi rahatsız etmiyorsa, öldükten sonraki yokluk neden mutlak bir dehşet kaynağı olsun? Bu düşünce ölümün biyolojik gerçekliğini değiştirmez; ölüm korkusunun insan üzerindeki metafizik iktidarını kırmaya çalışır.
Felsefenin görevi böylece insanı ölümden değil, ölüm korkusundan kurtarmaktır. Bu tema yüzyıllar sonra Spinoza'da farklı bir biçimde yeniden ortaya çıkar.
III. SPINOZA: TANRI DOĞANIN DIŞINDA DEĞİLDİR
17. yüzyılda Baruch Spinoza bambaşka bir metafizik sistem kurar. Lucretius atomlardan söz ederken Spinoza töz, sıfat ve kip kavramlarıyla düşünür. Buna rağmen ikisini birbirine yaklaştıran önemli bir hareket vardır: doğayı açıklamak için doğanın dışına çıkmamak.
Spinoza'nın ünlü ifadesi Deus sive Natura, yani “Tanrı ya da Doğa”dır. Bu ifade basitçe “Tanrı yoktur” anlamına gelmez. Spinoza'nın Tanrısı evrenin dışında duran, karar veren, kızan, ödüllendiren ve cezalandıran insan biçimli bir hükümdar değildir. Tanrı, sonsuz gerçekliğin kendisidir; doğa onun dışında yaratılmış ayrı bir alan değildir.
Lucretius ile Spinoza aynı metafiziği savunmaz. Ancak ikisi de insan-merkezci açıklamayı sarsar: Evrenin düzenini insanın amaçları üzerinden okumamak gerekir.
IV. SPINOZA VE ÖZGÜRLÜK PARADOKSU
Spinoza'ya göre doğadaki her şey nedenlerin zorunlu düzeni içinde gerçekleşir; insan da bu düzenin dışına çıkamaz. Bu durumda özgürlük, nedensiz davranabilmek değildir.
Özgürleşme, bizi belirleyen nedenleri giderek daha yeterli biçimde anlamaktır. İnsan öfkesinin, korkusunun, kıskançlığının ya da arzusunun nedenlerini bilmediğinde kendisini özgür sanabilir; fakat çoğu zaman tutkularının yönetimindedir. Nedenleri kavradıkça edilginlikten etkinliğe geçebilir.
Bu nedenle Spinoza'da bilgi yalnızca teorik bir kazanım değildir. Bilmek, özgürleşmenin bir biçimidir. Lucretius'un doğa bilgisi insanı dinsel korkudan uzaklaştırırken, Spinoza'nın neden bilgisi insanı tutkularının köleliğinden çıkarmayı amaçlar.
V. CONATUS: YAŞAMIN İÇİMİZDEKİ ISRARı
Spinoza'nın temel kavramlarından biri conatus'tur: Her şey kendi varlığında sürmeye çabalar. İnsanda bu çaba bilinç ve duygulanımlarla birlikte arzu olarak görünür. Bu yüzden arzu, insanın özünün merkezinde yer alır.
Arzu burada yalnızca cinsel ya da maddi istek değildir; var olma, etkin olma ve gücümüzü artırma eğilimidir. Bizi daha etkin kılan karşılaşmalar sevinç, eyleme gücümüzü azaltanlar ise keder üretir.
Böylece etik, yalnızca emir ve yasaklardan ibaret olmaktan çıkar. Soru şuna dönüşür: Bu ilişki, düşünce veya karşılaşma benim var olma ve eyleme gücümü artırıyor mu, azaltıyor mu? Bu soru Nietzsche'nin yaşamı güç, yaratım ve dönüşüm üzerinden düşünmesine doğru önemli bir köprü kurar.
VI. NIETZSCHE: TANRI'NIN ÖLÜMÜ VE DEĞERLERİN KRİZİ
19. yüzyılda Friedrich Nietzsche Batı uygarlığının dayandığı aşkın değerlerin temelinin çözülmesini “Tanrı öldü” sözüyle dramatize eder. Bu, basit bir ateizm sloganından daha kapsamlıdır.
Sorun şudur: Tanrı'ya ve aşkın bir ahlaki düzene dayanan değer sistemi inandırıcılığını kaybederse iyi, kötü, amaç, hakikat ve yaşamın değeri hangi zeminde kurulacaktır? Nietzsche'nin teşhis ettiği büyük tehlike nihilizmdir.
Nietzsche boşalan yere yeni bir metafizik otorite yerleştirmek istemez. İnsan, miras aldığı değerleri sorgulamalı ve değer yaratma sorumluluğunu üstlenmelidir. Böylece özgürlük yalnızca zincirlerden kurtulmak değil, yeni değerlendirme biçimleri yaratabilme gücü haline gelir.
VII. SPINOZA'DAN NIETZSCHE'YE: YAŞAMI ARTIRMAK
Spinoza'nın conatus'u ile Nietzsche'nin güç istenci aynı kavram değildir. Yine de iki düşünürde yaşamı salt itaat ve yasaklarla değil, etkinlik, güç, yaratma ve dönüşme üzerinden düşünme eğilimi bulunur.
Nietzsche açısından acının varlığı tek başına yaşama karşı bir kanıt değildir. Belirleyici soru, insanın acıyla ne yaptığıdır: Acı onu yalnızca çökertiyor mu, yoksa dönüştürülebiliyor mu?
Buradan amor fati - yazgıyı sevmek - düşüncesine geçilir. Bu, pasif teslimiyet değildir. Hayatı yalnızca hoş parçalarıyla değil, zorunlulukları ve acılarıyla birlikte olumlama girişimidir.
VIII. EBEDİ DÖNÜŞ: HAYATA SORULAN EN SERT SORU
Nietzsche'nin ebedi dönüş düşüncesi, aynı hayatı bütün ayrıntılarıyla sonsuz kez yeniden yaşamak zorunda olduğumuzu varsayan sarsıcı bir düşünce deneyi olarak okunabilir.
Bu soru yaşamı dışarıdan yargılamak yerine bizi kendi hayatımızla yüzleştirir: Yaşadığın hayatın yeniden ve yeniden gelmesini isteyebilir miydin?
Böylece yaşamın değeri başka bir dünyadaki ödüle ertelenmez. İnsan bu dünyadaki hayatının sorumluluğunu üstlenmeye çağrılır. Bu problem, Camus'nün absürd karşısında yaşama tutunma düşüncesine güçlü bir geçiş oluşturur.
IX. CAMUS: EVREN SESSİZSE NE YAPACAĞIZ?
Albert Camus'nün çıkış noktası insanın anlam talebi ile dünyanın bu talebe kesin bir cevap vermemesi arasındaki gerilimdir. Camus buna absürd der.
Absürd, yalnızca “dünya anlamsızdır” önermesi değildir. İnsan anlam, birlik ve açıklık ister; dünya ise bu talebe nihai bir cevap sunmaz. Absürd tam olarak bu karşılaşmada doğar.
Camus bu durumdan nihilist bir “hiçbir şeyin değeri yoktur” sonucu çıkarmaz. Tersine, hazır ve aşkın bir anlamın bulunmaması insanı yaşamın somut değerleriyle yeniden karşı karşıya getirir.
X. CAMUS'NÜN RADİKAL SORUSU
Sisifos Söyleni'nde Camus felsefenin en ciddi sorununu intihar problemi üzerinden kurar: Eğer hayatın önceden verilmiş nihai bir anlamı yoksa yaşamaya değer mi?
Camus'nün yanıtı yaşamdan vazgeçmemektir. Fakat bu yanıt gizli bir kozmik anlam bulunduğu iddiasına dayanmaz. İnsan, anlam garantisi olmamasına rağmen yaşayabilir.
Sevmek, üretmek, düşünmek, dostluk kurmak, güneşi ve denizi hissetmek, sanat yaratmak - bunların değeri sonsuz bir ödülden değil, yaşanan hayatın kendisinden gelir. Başkaldırı burada başlar.
XI. SISIFOS NEDEN MUTLU TASAVVUR EDİLMELİDİR?
Sisifos sonsuza kadar kayayı dağın tepesine taşır; kaya yeniden aşağı yuvarlanır. Görünüşte bundan daha anlamsız bir uğraş yoktur.
Camus ise bilinci merkeze koyar. Sisifos kaderini gördüğü ve yanılsamasız biçimde üstlendiği anda cezasının anlamı değişir. Tanrılar onun koşullarını belirleyebilir; fakat bilinci bütünüyle ele geçiremez.
Bu yüzden Camus “Sisifos'u mutlu tasavvur etmek gerekir” sonucuna varır. Kaya ortadan kalkmaz. Fakat insanın kayayla ilişkisi değişir.
XII. DÖRT FİLOZOF, DÖRT ÖZGÜRLEŞME
Lucretius: “Tanrılardan korkuyorum.” - Doğayı öğren.
Spinoza: “Özgür olduğumu sanıyorum ama tutkularım beni yönetiyor.” - Seni belirleyen nedenleri anla.
Nietzsche: “Eski değerler çöktü. Şimdi neye inanacağım?” - Değer yarat.
Camus: “Evren bana nihai bir anlam vermiyor.” - Buna rağmen yaşa ve başkaldır.
Bu dört cevap özdeş değildir; fakat özgürlüğü giderek dışsal otoritelerden insanın doğayı, kendisini ve kendi varoluş koşullarını kavramasına doğru taşırlar.
XIII. TANRI MESELESİ
Lucretius tanrıların doğaya müdahale ettiği ve insan hayatını cezalarla yönettiği anlayışı etkisizleştirmeye çalışır. Spinoza Tanrı kavramını dönüştürerek Tanrı ile Doğa arasındaki geleneksel ayrımı reddeder.
Nietzsche, Hristiyan-metafizik değer düzeninin kültürel otoritesinin çözülmesini “Tanrı'nın ölümü” metaforuyla ifade eder. Camus ise Tanrı'nın varlığını kanıtlamaktan çok, aşkın bir güvence olmadan nasıl yaşanacağıyla ilgilenir.
Böylece soru tarih içinde dönüşür: Tanrılar ne yapıyor? Tanrı nedir? Tanrı'nın kültürel otoritesi çökerse değerler ne olacak? Mutlak anlamın garantisi yoksa insan nasıl yaşayacak?
XIV. ÖLÜM
Lucretius ölüm korkusunun metafizik boyunduruğunu kırmak ister. Spinoza özgür insanın bilgeliğinin ölümden çok yaşam üzerine yoğunlaştığını söyler. Nietzsche hayatın yeniden yaşanmasını isteyebilecek ölçüde onu olumlama problemini ortaya koyar. Camus ise ölümü bilerek yaşamayı ve buna rağmen hayattan vazgeçmemeyi savunur.
Ortak damar şudur: Ölüm düşüncesi yaşamı zorunlu olarak değersizleştirmez. Ölümün farkındalığı, yaşamın somutluğunu ve sınırlılığını daha görünür hale getirebilir.
XV. ÖZGÜRLÜK NEDİR?
Lucretius için özgürleşmenin başlangıcı korkudan kurtulmaktır. Spinoza için nedenleri ve zorunluluğu anlamaktır. Nietzsche için miras alınmış değerleri sorgulayıp değer yaratabilmektir. Camus için absürdü bilerek yaşamdan vazgeçmemektir.
Özgürlük böylece basitçe “canım ne isterse yaparım” anlamından uzaklaşır. Daha derin bir sorumluluğa dönüşür: Kendi varoluşunun koşullarını bilerek üstlenmek.
XVI. EN BÜYÜK ORTAK NOKTA: BU DÜNYA
Dört düşünürü birbirine bağlayan en güçlü temalardan biri, yaşamın değerini başka bir dünyaya ertelememeleridir.
Lucretius doğaya döner. Spinoza insanı doğanın içine yerleştirir. Nietzsche “yeryüzüne sadakat” yönünde düşünür. Camus ise güneş, deniz, beden, dostluk, aşk ve yaşanan an gibi somut deneyimlere döner.
Bu hareket, gökyüzünden yeryüzüne bir felsefi dönüş olarak okunabilir: İnsan kurtuluşu yalnızca aşkın bir alanda aramak yerine içinde bulunduğu varoluşla yüzleşir.
XVII. ARALARINDAKİ TEMEL ÇATIŞMALAR
Bu dört düşünürü tek bir öğretinin aşamaları gibi görmek yanıltıcı olur. Lucretius'un atomcu materyalizmi ile Spinoza'nın töz metafiziği aynı değildir. Spinoza'daki zorunluluk anlayışı Nietzsche'nin perspektivist ve soybilimsel yaklaşımından ayrılır.
Nietzsche'nin güç istenci conatus'a indirgenemez. Camus de Nietzsche'den yoğun biçimde etkilenmesine rağmen başkaldırının sınırları üzerinde ısrar eder.
Özellikle Başkaldıran İnsan'da Camus, başkaldırının her şeyi meşru kılamayacağını savunur. İnsan kendi özgürlüğünü savunurken başkasını bütünüyle araç haline getirirse başkaldırı yeni bir tahakküme dönüşebilir. Bu nedenle Camus'nün başkaldırısı aynı zamanda ölçü ve sınır düşüncesini içerir.
XVIII. DÖRT CÜMLEDE İKİ BİN YIL
Lucretius: Korkma; doğanın bir parçasısın.
Spinoza: Anla; doğanın dışında değilsin.
Nietzsche: Yarat; hazır verilmiş değerlerin kölesi olma.
Camus: Başkaldır; anlam garanti edilmese bile yaşamaktan vazgeçme.
Bu dört cümlenin birleştiği yerde beşinci bir çağrı belirir: YAŞAMI ERTELEME.
Yaşam burada. Beden burada. Doğa burada. Sevinç burada. Acı burada. Ölüm de burada. Felsefe tam da burada başlar.
XIX. LUCRETIUS'TAN CAMUS'YE BÜYÜK DÖNÜŞÜM
Bu düşünsel serüven dört hareketle özetlenebilir:
KORKU - Lucretius insanı tanrılardan ve ölümden duyduğu korkuyla karşılaştırır.
ANLAMA - Spinoza korkunun karşısına doğayı ve nedenleri anlamayı çıkarır.
YARATMA - Nietzsche çöken aşkın değerlerin ardından insanı değer yaratma problemiyle karşılaştırır.
BAŞKALDIRI - Camus herhangi bir nihai metafizik güvence olmaksızın yaşamı sürdürme cesaretini savunur.
Sonuçta felsefe yalnızca “Evren nedir?” sorusu olmaktan çıkar ve daha kişisel bir soruya dönüşür: Bütün bunları bildikten sonra nasıl yaşayacağım?
XX. SONUÇ - İNSANIN YERYÜZÜNE DÖNÜŞÜ
Lucretius gökyüzündeki korkuyu dağıttı. Spinoza insanı doğanın içine yerleştirdi. Nietzsche eski değerlerin çöküşüyle yüzleşti ve değer yaratma problemini ortaya koydu. Camus ise metafizik güvenceler çekildikten sonra insanı hayatla baş başa bıraktı.
Fakat geriye yalnızca karanlık kalmadı. Yaşam kaldı: sabahın ışığı, bir ağacın gölgesi, bir dostun sesi, sevilen insan, müzik, deniz, bir düşünce, bir başkaldırı, bir kahkaha ve sonunda ölüm.
Ölümlü olduğumuz için yaşam değersiz değildir. Belki tam tersine, sınırlılığı her anın değerini görünür kılar.
Lucretius bize korkuyu sorgulamayı; Spinoza anlamayı; Nietzsche yaşamı olumlamayı; Camus ise bütün bunların sonunda insanın önündeki kayayı bilerek yeniden itmeyi gösterir.
Kaya ağırdır. Tepe yüksektir. Evren sessizdir. Ama insan hâlâ buradadır.
Ve özgürlüğün başlangıcı belki tam olarak budur: Evrenin bize bir anlam borçlu olmadığını bilerek, yaşamı yine de terk etmemek.
- Troçki
Troçki
