Bir toplumun önündeki en önemli siyasal soru belki de şudur:
İnsanlar neden kendi ortak yaşamlarını yönetmek için kendilerini yönetecek kişileri seçmek zorunda olsunlar?
Bugünkü temsili sistemlerin temel varsayımı oldukça açıktır. Milyonlarca insanın doğrudan karar vermesi mümkün görülmez; bu nedenle insanlar belirli aralıklarla temsilcilerini seçer, siyasal karar verme yetkisinin önemli bir bölümünü onlara devreder.
Fakat burada demokrasi açısından temel bir paradoks ortaya çıkar: Egemenliğin halka ait olduğu söylenirken, egemenliğin kullanılması neden sürekli başkalarına devredilmektedir?
Belki de sorun kimi seçtiğimizden önce, neden yönetilmek üzere birilerini seçmek zorunda olduğumuzdur.
Yönetici Değil, Yurttaş
Kendi kendini yöneten bir toplum düşüncesinin gerçekleşebilmesi için öncelikle “yurttaş” kavramının değişmesi gerekir.
Yurttaş yalnızca birkaç yılda bir sandığa giderek oy kullanan kişi değildir. Yaşadığı mahallenin sorunlarını bilen, çalıştığı yerde alınan kararlara katılan, ortak kaynakların nasıl kullanılacağını sorgulayan, bilgiye erişebilen ve kararlarının sonuçlarını üstlenebilen aktif bir toplumsal öznedir.
Bu nedenle doğrudan demokrasi yalnızca farklı bir seçim sistemi değildir. Bir siyasal kültür ve yaşam biçimidir. İnsanların kendi yaşamları hakkında karar verme yeteneğini sürekli kullanmaları gerekir.
Çünkü kullanılmayan siyasal yetenek körelir.
Temsil Yerine Katılım
Temsili sistemde yurttaş genellikle şöyle davranır:
Seç → Yetki ver → Bekle → Sonraki seçimde değerlendir.
Kendi kendini yöneten toplumda ise süreç farklıdır:
Tartış → Bilgi edin → Karar ver → Uygula → Denetle → Gerektiğinde değiştir.
Aradaki fark küçümsenmemelidir. Birincisinde siyaset büyük ölçüde bir meslek hâline gelir. İkincisinde siyaset, ortak yaşamın doğal faaliyetlerinden biri olur.
Böyle bir toplumda kararların alınacağı temel kurumlar mahalle, köy, işyeri ve kent ölçeğindeki açık meclisler olabilir.
Murray Bookchin’in özgürlükçü belediyecilik düşüncesinde siyasal kararların halk meclislerinde alınması, daha geniş ölçeklerde ise bu meclislerin konfederasyonlar yoluyla birbirlerine bağlanması düşüncesi merkezi bir yere sahiptir. Bookchin’in modelinde temel karar yetkisinin aşağıdaki halk meclislerinde kalması özellikle önemlidir.
Peki Milyonlarca İnsan Nasıl Karar Verecek?
Kendi kendini yönetme düşüncesine yöneltilen en güçlü itirazlardan biri budur. Seksen milyon insanın aynı meydanda toplanması elbette mümkün değildir. Ama buna gerek de yoktur.
Çözüm merkezileşmek değil, federasyonlaşmak olabilir.
Mahalle Meclisi → İlçe Federasyonu → Kent Federasyonu → Bölgesel Federasyon → Daha geniş konfederasyonlar
Ancak burada çok önemli bir ayrım vardır. Üst yapıya gönderilen kişi klasik anlamda bir temsilci olmak zorunda değildir. Bir delege olabilir.
Temsilci: “Sizin adınıza karar veriyorum.”
Delege: “Sizin verdiğiniz kararı iletiyor ve koordinasyonunu sağlıyorum.”
Bu iki cümle arasında bir siyasal sistem kadar büyük fark vardır.
Proudhon’un federalizm düşüncesinde de siyasal gücün merkezde yoğunlaşmasına karşı yerel birimlerin özerkliğini koruyan federatif ilişkiler merkezi önemdedir. Onun Federasyon İlkesinde özgürlük ile otorite arasındaki gerilim, yetkinin mümkün olduğunca aşağıda tutulduğu federatif bir düzen üzerinden ele alınır.
Delege Yönetici Değildir
Böyle bir sistemde koordinasyon görevlileri gerekiyorsa onların yeni bir siyasal sınıfa dönüşmesini engellemek gerekir.
Delegenin belirli bir görevle yetkilendirilmesi, görev süresinin sınırlı olması, meclisin kararına bağlı kalması, ayrıcalıklı bir siyasal statü kazanmaması ve gerektiğinde görevden geri çağrılabilmesi gibi ilkeler düşünülebilir.
Bookchin’in önerdiği konfederal modelde de delegelerin bağlayıcı talimatlarla gönderilmesi, geri çağrılabilir olması ve karar verme gücünün yerel meclislerde kalması öngörülür.
Böylece siyasal güç kişiye değil sürece bağlanır. Bugün genellikle kişileri denetlemeye çalışıyoruz. Belki daha temel çözüm, insanların denetlenmesi gereken ölçüde güç biriktiremediği kurumlar yaratmaktır.
Devletsizlik Kuralsızlık Değildir
Burada sık yapılan bir kavramsal hata vardır. Merkezi otoritenin küçülmesi ya da ortadan kalkması, kuralların ortadan kalkması anlamına gelmek zorunda değildir.
Kendi kendini yöneten bir toplumun da kuralları, ortak kararları, uyuşmazlık çözüm mekanizmaları, altyapı kurumları, sağlık sistemi, eğitim düzeni ve ekonomik koordinasyonu olacaktır.
Asıl soru şudur: Bu kurumları kim kontrol edecek? Toplumun üzerinde bulunan ayrı bir siyasal sınıf mı? Yoksa doğrudan toplumun kendisi mi?
Anarşist düşüncenin önemli damarlarından biri tam burada ortaya çıkar.
Anarşi, bu anlamıyla düzensizlik değildir. Yöneten ve yönetilen ayrımının mümkün olduğunca ortadan kaldırılmasıdır.
Bilgi Olmadan Doğrudan Demokrasi Olmaz
Fakat burada romantizme kapılmamak gerekir. Her toplum kendi kendini yönetmeye otomatik olarak hazır değildir. Bir toplumun doğrudan demokrasiyle işlemesi için yalnızca sandıkları kaldırmak yetmez.
Eğitim gerekir. Bilgiye özgür erişim gerekir. Eleştirel düşünce gerekir. Bilimsel düşünce gerekir. Ekonomik bağımsızlık gerekir. İfade özgürlüğü gerekir.
Ve belki hepsinden önemlisi, insanların farklı düşüncelerle birlikte yaşayabilme kültürü gerekir.
Çünkü bilinçsiz çoğunluk da baskıcı olabilir. Bir kralın tiranlığı kadar çoğunluğun azınlık üzerindeki tiranlığı da özgürlüğü yok edebilir.
Dolayısıyla kendi kendini yönetmek yalnızca “çoğunluk ne derse o olur” demek değildir. Özgür toplum aynı zamanda bireyin dokunulamaz özgürlük alanlarını güvence altına almak zorundadır.
Uzmanlık Ne Olacak?
Bir başka önemli sorun uzmanlıktır. Halkın kendi kendini yönetmesi, herkesin her konuda uzman olduğu anlamına gelemez.
Bir köprü yapılacaksa mühendis gerekir. Bir salgınla mücadele edilecekse hekimler ve epidemiyologlar gerekir. Tarım politikası tartışılıyorsa ziraat mühendisleri, çiftçiler, ekolojistler ve ilgili bilim insanlarının bilgisine ihtiyaç vardır.
Fakat burada önemli bir ayrım yapılabilir:
Uzman bilgi üretir; toplum adına egemenlik kullanmaz.
Uzmanın görevi “Kararı ben veririm çünkü ben biliyorum” demek değil; “Elimizdeki veriler bunlar, seçeneklerin muhtemel sonuçları bunlardır” demektir.
Karar verme yetkisiyle bilgi üretme yetkisi birbirinden ayrıldığında hem teknokrasi hem de bilgisiz popülizm karşısında daha güçlü bir denge kurulabilir.
Ekonomik Demokrasi Olmadan Siyasal Demokrasi Eksiktir
Burada daha zor bir meseleye geliyoruz.
Bir insan günde on iki saat çalışıyorsa, ekonomik olarak başka birine bağımlıysa ve yarın işsiz kalma korkusu taşıyorsa ona “Akşam mahalle meclisine gel, kent bütçesini tartışacağız” demek ne kadar gerçekçidir?
Bu nedenle gerçek bir doğrudan demokrasi yalnızca siyasal kurumların değiştirilmesiyle kurulamaz. Ekonomik güç ilişkileri de demokratikleşmek zorundadır.
İşyerlerinde çalışanların söz hakkı, kooperatifler, müşterekler, yerel üretim ağları, karşılıklı yardımlaşma sistemleri ve toplumsal kaynaklar üzerinde ortak denetim, kendi kendini yönetmenin ekonomik altyapısını oluşturabilir.
Aksi hâlde siyasal eşitliğin yanında devasa ekonomik eşitsizlikler yaşamaya devam ederiz. Ve ekonomik güç, bir süre sonra yeniden siyasal güce dönüşür.
En Büyük Tehlike: Yeni İktidarın Doğması
Her devrimci toplum modelinin karşılaşacağı temel problem budur. Başlangıçta yalnızca koordinasyon için oluşturulan kurumlar zamanla güç biriktirebilir. Delegeler profesyonelleşebilir. Uzmanlar teknokratlaşabilir. Bürokrasi kendi çıkarlarını geliştirebilir. Geçici kurumlar kalıcılaşabilir. Merkez yeniden çevreye hükmetmeye başlayabilir.
Dolayısıyla özgür toplum bir kez kurulup sonsuza kadar çalışan kusursuz bir makine değildir.
Özgürlük sürekli korunması gereken bir ilişkidir.
Proudhon’un federalizminde merkezileşmeye karşı duyulan kuşkunun önemli nedenlerinden biri de budur: federatif yapıda daha fazla yetkinin yurttaşlarda ve yerel birimlerde kalması amaçlanır.
İnsan Yönetilmekten Yurttaş Olmaya Geçebilir mi?
Asıl soru budur. Binlerce yıldır insanlığın önemli bölümü şu düşünceye alıştırıldı: Birileri yönetecek. Birileri yöneticileri seçecek. Birileri yasaları hazırlayacak. Birileri bizim adımıza karar verecek. Biz de yönetenlerin iyi insanlar olmasını umut edeceğiz.
Oysa belki daha radikal soru şudur: Neden iyi yöneticiler arıyoruz?
Belki ihtiyacımız olan şey iyi yöneticiler değil, yöneticiye mümkün olduğunca az ihtiyaç duyan iyi örgütlenmiş toplumlardır.
Böyle bir toplumda demokrasi sandıkta başlayan ve sandıkta biten bir tören olmaktan çıkar. Mahallede başlar. İşyerine girer. Okula girer. Kooperatife girer. Kente yayılır. Federasyonlarla genişler. Ve en önemlisi insanın gündelik yaşamının içine yerleşir.
Sonuç — İktidarı Ele Geçirmek Değil, Gereksizleştirmek
Belki özgürleşmenin en radikal biçimi iktidarı ele geçirmek değildir. İktidarın merkezileşmesini gereksiz hâle getiren toplumsal ilişkiler kurmaktır.
Bilinçli toplumun amacı yeni efendiler seçmek olmamalıdır. Eski yöneticilerin yerine yenilerini koymak da yeterli değildir.
Asıl dönüşüm; yönetilen insanın aktif yurttaşa, temsilcinin geri çağrılabilir delegeye, merkezi yönetimin federasyona, itaatin katılıma, rekabetin dayanışmaya, iktidarın koordinasyona dönüştürülmesidir.
O zaman siyasal hayatın temel sorusu da değişir. Artık “Bizi kim yönetecek?” diye sormayız.
ORTAK YAŞAMIMIZI BİRLİKTE NASIL YÖNETECEĞİZ?
Belki özgür toplumun başlangıç noktası tam da budur: İnsanların kendilerini yönetecek doğru kişiyi aramaktan vazgeçip, birbirlerini yönetmeden birlikte yaşayabilecekleri kurumları kurmaya başlamaları.
Troçki