Bir toplum, kendisine zarar veren bir düzeni neden savunur? Hayatını daraltan kurumlara neden bağlılık gösterir? Geleceğini tehdit eden kararları eleştiren insanları neden düşman sayar? Bu sorular bizi yalnızca yönetenlerin kötülüğüne götürmez. Korkularımızı, aidiyetlerimizi ve alışkanlıklarımızı nasıl kurduğumuzu; hangi iktidar ilişkilerini hayatın doğal bir parçası kabul ettiğimizi de sorgulamaya zorlar.
Yıkım her zaman dışarıdan gelen bir saldırı gibi görünmez. Bazen güvenlik vaadinin, kutsal bir görevin ya da ulusal büyüklük düşünün içinde gelişir. İnsanlar kendilerini koruduklarını sanırken eleştiri imkânlarını daraltabilir; birliklerini güçlendirdiklerini düşünürken birbirlerine güvenmelerini sağlayan özgürlükleri ortadan kaldırabilirler. Böylece düzeni koruma çabası, birlikte yaşama koşullarını aşındıran bir sürece dönüşür.
Kanserli hücre benzetmesinin düşünsel gücü burada ortaya çıkar: Bir bütünün içinde gelişen oluşum, o bütünün kaynaklarıyla büyürken onun yaşama koşullarına zarar verebilir. Siyasal alanda bu ilişki, toplumun emeğinden ve güveninden beslenen bir iktidarın kendi devamlılığını insanların esenliğinin önüne koymasında görülür. Ancak benzetmeyi kullanırken biyolojiyi doğru anlamak ve insanları hastalık olarak görme tuzağına düşmemek gerekir.
Bu yazının temel savı, milliyetçiliğin dışlayıcı biçimleriyle kutsallaştırılmış dinî ve siyasal otoritenin, kendilerini sorgulanamaz kıldıklarında toplumsal yıkımı besleyebildiğidir. Aynı sorun, bilim ve özgürleşme adına konuşan örgütlerde de doğabilir. Bir düşüncenin kendine verdiği ad, onun insanlar üzerindeki etkisinin güvencesi değildir.
Bedenin bilgisi ve benzetmenin sınırı
Kanser hücreleri bedenin kendi hücrelerinden gelişir. Fakat bağışıklık sistemi onları her durumda zararsız kabul etmez; anormal hücreleri tanıyıp ortadan kaldırabilir. Bazı kanser hücreleri bu denetimden kaçabilir, bağışıklık yanıtını baskılayabilir veya çevrelerindeki hücrelerin işleyişini kendi çoğalmalarını destekleyecek biçimde değiştirebilir. Tümörün damar oluşumunu uyarması da oksijen ve besin kaynaklarından yararlanmasını sağlayabilir. Bunlar bedenin bilinçli olarak kanseri yararlı bulmasının sonucu değildir; hücresel düzenleme ve savunma mekanizmalarının bozulmasıyla ilgilidir. [1]
Bu nedenle hastalığı kişinin bilinçsizliğine bağlamak doğru olmaz. İnsan bilinci hücrelerdeki bütün değişimleri doğrudan izleyemez. Bir hastanın kanseri erken fark edememesi onun düşünsel, ahlaki veya iradi bir eksikliği değildir. Beden ile bilinç arasındaki ilişkiyi düşünmek değerlidir; fakat biyolojik işleyişi bilinçli bir onay mekanizması gibi anlatmak bizi yanlış sonuca götürür.
Kanserin mutlaka ölümle sonuçlandığı ve tedavilerin işe yaramadığı da söylenemez. Dünya Sağlık Örgütü, birçok kanserin erken saptanıp uygun biçimde tedavi edildiğinde iyileştirilebildiğini belirtir. Tedavinin amacı ve başarısı hastalığın türüne, yaygınlığına ve kişinin durumuna göre değişir. Kemoterapi bazı sağlıklı, hızlı bölünen hücreleri de etkileyebilir ve ciddi yan etkilere yol açabilir. Bu gerçek, bütün tedavilerin yalnızca bedeni yok ettiği anlamına gelmez. [2][3]
Toplumla kurulacak benzetmenin dayanağı, kaçınılmaz ölüm düşüncesi olamaz. Asıl düşünülmesi gereken, bir sistemin kendi içindeki zarar verici süreçleri sınırlama ve hatalarını düzeltme kapasitesidir. Bu kapasitenin zayıflaması tehlikeyi büyütür; yeniden kurulabilmesi ise değişim ihtimalini açık tutar.
İnsanları hastalık olarak görmeden iktidarı eleştirmek
Toplum bir insan bedeni değildir. İnsanlar bağımsız düşünme yetileri, farklı ihtiyaçları ve eşit hakları olan öznelerdir. Toplumu tek bir organizma gibi ele almak, bireyleri bütünün devamı için feda edilebilir parçalara dönüştürme riskini taşır. Devletin kendisini toplumun beyni, itiraz edenleri de bozuk hücreler olarak sunması bu riskin siyasal ifadesidir.
Susan Sontag, 1978 tarihli hastalık üzerine çalışmalarında, hastalıklara yüklenen ahlaki anlamların hastaları damgalayabildiğini ve hastalık dilinin siyasal düşmanlaştırmada kullanılabildiğini gösterir. Hastalığı kötülüğün simgesine dönüştürdüğümüzde hem hastalara haksızlık eder hem de toplumsal çatışmaları insanları ayıklama düşüncesine yaklaştırırız. Bu uyarı, kanser benzetmesini kullanan bir metnin kendi sınırlarını da sorgulamasını gerektirir. [4]
Burada hiçbir insan, halk, inanç topluluğu veya siyasal kimlik kanserli hücre olarak tanımlanmıyor. İnceleme konusu, denetimden kaçan iktidar ilişkileri; eleştiriyi suçlaştıran dogmalar ve başkalarının hayatı pahasına kendisini büyüten tahakküm biçimleridir. Eleştirinin hedefi insanların varlığı olduğunda özgürleştirici düşünce kendi temelini kaybeder.
Bir inanca sahip olmak, insanı toplumsal felaketin taşıyıcısı yapmaz. Bir topluluğa aidiyet duymak da zorunlu olarak başka topluluklardan nefret etmeyi gerektirmez. Sorun, bu bağlılıkların sorgulanamaz bir üstünlük ve itaat talebine dönüştürülmesidir. Siyasetin görevi insanların haklarını inançlarına göre dağıtmak olamaz.
Devletin devamlılığı ve toplumun yaşama hakkı
Devlet ile toplumun çıkarlarının kendiliğinden aynı olduğu varsayımı, eleştirinin önündeki büyük engellerden biridir. Toplum insanların ilişkilerinden, emeklerinden, ihtiyaçlarından ve farklı yaşam tasarılarından oluşur. Devlet ise belirli kurallarla, yetkilerle ve güç araçlarıyla örgütlenmiş bir yapıdır. Bu yapının devamlılığına hizmet eden her kararın insanların özgürlüğüne ve esenliğine hizmet edeceği söylenemez.
Bir yönetim kendi varlığını ülkenin varlığıyla özdeşleştirdiğinde, yöneticiye yöneltilen itiraz kolayca ülkeye yöneltilmiş saldırı olarak gösterilebilir. Böyle bir düşünce düzeninde kamusal yararın nasıl belirleneceği tartışılmaz hâle gelir. Yetkiyi kullananlar, hem kararın sahibi hem de o kararın doğruluğunun son yargıcı olur.
Üstelik devlet, tek bir bilince sahip canlı gibi düşünmez. Onun içinde çıkarları farklılaşabilen bürokratlar, yöneticiler, güvenlik örgütleri ve ekonomik güç odakları vardır. Bazı aktörler yanlışın farkına varabilir, bazıları bilgiye ulaşamayabilir, bazıları da yanlış sürerken güç veya kazanç elde edebilir. Toplumun zarar görmesiyle belirli bir grubun güçlenmesi aynı anda gerçekleşebilir.
Bu yüzden içten içe aşınmayı yalnızca bir farkındalık eksikliği olarak açıklamak yetersiz kalır. Bazen sorun yanlışın bilinmemesidir; bazen gerçeği söylemenin cezalandırılmasıdır; bazen de bilinen bir zararın başkalarına yüklenmesidir. Her durum farklı bir sorumluluğa işaret eder. Korkuyla susan kişiyle baskıdan çıkar sağlayan kişi aynı konumda değildir.
Kanser benzetmesini siyasal bakımdan anlamlı kılan, bu ayrışmadır: Toplumun kaynaklarıyla büyüyen bir güç, toplumun yararıyla arasındaki bağı koparabilir. Büyüklük, kurumsal başarı veya askerî kudret, insanların daha iyi yaşadığını tek başına göstermez. Büyümenin kimin hayatını genişlettiği, kimin hayatını daralttığı sorulmalıdır.
Milliyetçiliğin itaate dönüşmesi
İnsanın diline, yaşadığı yere veya ortak hatıralarına bağlılığı anlaşılabilir bir deneyimdir. Milliyetçilik bu bağlılığı tek bir meşru kimlik, değişmez bir ulusal irade ve iç düşman fikri etrafında kurduğunda siyasal tehlike belirginleşir. Toplumun içindeki farklılıklar, ortak hayatın gerçekliği olmaktan çıkarılıp giderilmesi gereken kusurlar gibi sunulur.
Bu düşünüşün işleyişi gündelik bir soruda görülebilir: Bir politikanın insanlara verdiği zararı tartışmak yerine, onu eleştiren kişinin yeterince millî olup olmadığı sorgulanıyorsa, doğruluk ölçütünün yerini sadakat almıştır. İşçinin ücret talebi, öğrencinin özgürlük isteği veya araştırmacının bulgusu, ulusal birlik adına susturulabilir. Böylece ulus adına konuşanlar, ulusu oluşturan insanların somut ihtiyaçlarından uzaklaşır.
Faşist siyasette dışlayıcı aidiyet, muhalefetin meşruiyetini reddeden bir iktidar arzusuyla birleşir. Liderin iradesiyle halkın iradesi arasındaki mesafe silinmek istenir. İtaat erdeme, çoğulluk zayıflığa, eleştiri ihanete çevrilir. Şiddet de ulusu yeniden güçlendireceği iddiasıyla meşrulaştırılır.
Bu nedenle milliyetçilik eleştirisi, insanların yaşadıkları yere duyduğu sevgiyi küçümsemekle yetinemez. Asıl mesele, o sevginin hangi siyasal taleplere bağlandığını incelemektir. Aynı ülkede birlikte yaşamak isteyen insanların eşitliği korunuyor mu? Azınlıkların hakları pazarlığa açılıyor mu? Yönetimin yanılabileceği kabul ediliyor mu? Aidiyetin özgürlüğü daralttığı yer, bu sorulara verilen cevaplarda görünür.
Dinin siyasal dokunulmazlık üretmesi
Din, bireysel hayatın anlamlandırılmasında ve insanlar arasındaki dayanışmada farklı roller üstlenebilir. Dinî otorite devlet gücüyle birleştiğinde ise başka bir sorun doğar: Tartışılabilir insan kararlarına kutsal bir zorunluluk görünümü verilebilir. İktidar böylece hem dünyevi yaptırım gücünü hem de vicdan üzerindeki nüfuzunu artırır.
Tanrı adına konuştuğunu söyleyen bir kurum, kendi yorumunu herkes için zorunlu kıldığında, anlaşmazlığı bir arada yaşama meselesi olarak ele almak zorlaşır. İtiraz eden kişi hatalı bir görüşün sahibi olmaktan öte, kutsala saldıran bir düşman gibi sunulabilir. Böyle bir düzende yöneticilerin yetkisi, insanların hayatına ne yaptığı üzerinden değerlendirilemez hâle gelir.
Spinoza, 1670 tarihli Teolojik Politik İnceleme’nin önsözünde, korku ile batıl inanç arasındaki ilişkiyi ve dinin insanların düşüncelerini yönetmek için kullanılmasını tartışır. Onun eleştirisi, siyasal itaati kutsal bir görev gibi gösterebilen mekanizmayı anlamamıza yardımcı olur. Buradan çıkarabileceğimiz sonuç, korkunun yönetildiği yerde insanların kendi özgürlüklerinden vazgeçişlerini dahi bir bağlılık erdemi sayabilecekleridir. [5]
Dinin eleştirisi, inanç özgürlüğünü savunmakla birlikte yürümelidir. İnanan kişinin vicdanına devletin el koymasına da inanmayan kişinin hayatının dinî kurallarla zorla düzenlenmesine de karşı çıkmak gerekir. Tanrı hakkında felsefi bir düşünceyle, Tanrı adına başkalarını yönetme yetkisi aynı iddia değildir. Siyasal eleştiri bu ikisini birbirine karıştırdığında kendi açıklayıcılığını zayıflatır.
Nazi Almanyası ve koruma adına ortadan kaldırılan özgürlük
Nazi Almanyası, toplumun kendisini kurtaracağına inandırıldığı bir siyasal projenin nasıl kitlesel yıkıma dönüşebildiğinin ağır örneklerinden biridir. Bu tarih, bir anda aklını kaybeden bir halk anlatısıyla açıklanamaz. Şiddetin yanı sıra hukuk, bürokrasi ve meşruiyet iddiaları da diktatörlüğün kuruluşunda rol oynadı.
Mart 1933’te kabul edilen Yetki Yasası, Hitler hükümetine parlamentodan bağımsız yasa çıkarma ve anayasal düzenin dışına taşma imkânı verdi. Oylama, komünist milletvekillerinin ve bazı sosyal demokratların katılımının engellendiği, yoğun baskının uygulandığı koşullarda gerçekleşti. Yasaya karşı oy kullananlar sosyal demokratlardı. Hukuki biçimin korunması, özgür siyasal kararın korunduğu anlamına gelmedi. [6]
Komünistler, sosyal demokratlar ve sendikacılar Nazi baskısının erken hedefleri arasındaydı. Siyasal muhaliflerin hapsedilmesi, toplumun yönetimi eleştirme ve örgütlü biçimde karşı koyma imkânlarını daralttı. Rejim kendi düşman tanımını yaygınlaştırırken, ona karşı çıkan insanların sesini kamusal alandan çıkardı. [7]
Nazi ideolojisinin merkezindeki ırkçılık, antisemitizm ve aşırı milliyetçilik; Yahudileri ve başka grupları insanlık dışı bir hiyerarşi içinde konumlandırdı. Nazi Almanyası, müttefikleri ve işbirlikçileri altı milyon Yahudiyi öldürdü; rejimin zulmü Romanları, engelli insanları ve başka birçok grubu da hedef aldı. Bu felaketi anlatırken faillerin sorumluluğunu belirsiz bir toplumsal hastalık söylemi içinde eritmemek gerekir. Kararlar verildi, kurumlar işletildi, insanlar suça katıldı. [8]
Herkesin tehlikeyi görmediğini söylemek de gerçeği örter. Beyaz Gül hareketi gibi oluşumlar rejimin suçlarına karşı ses çıkardı. Muhalefetin varlığı, toplumun içinde başka bir ahlaki ve siyasal seçeneğin bulunduğunu gösterir. Bu insanların bastırılması, felaketin önlenebileceği kanallardan birinin kapatılmasıydı. [9]
Nazi rejiminin 1945’teki sonunu yalnızca iç çürümenin doğal sonucu gibi yorumlayamayız; Müttefiklerin askerî yenilgiye uğratması belirleyiciydi. Tarihsel sonuç, kendiliğinden işleyen bir ahlak yasasından doğmadı. Savaş ve soykırımın bedelini milyonlarca insan ödedi. Bu vakadan çıkardığım siyasal sonuç, koruma iddiasının kendisinin sorgulanması gerektiğidir: Toplumu koruduğunu söyleyen iktidar, insanların hayatını hangi kararlarla tehlikeye atmaktadır? [10]
Franco İspanyası ve ulusal dinî otoritenin birleşmesi
1936–1939 İspanya İç Savaşı, milliyetçilik, dinî meşrulaştırma ve devlet şiddetinin nasıl birbirine bağlanabildiğini gösterir. Franco’nun tarafında yer alan güçler, mücadeleyi ülkeyi ve inancı tehdit ettiği ileri sürülen düşmanlara karşı kutsal bir savaş olarak sundu. Cumhuriyetçi cephe ise kendi içinde farklı ve çatışmalı eğilimler barındırıyordu; tek bir homojen siyasal özne değildi. [11]
Franco rejimi ile Katolik Kilisesi arasındaki ilişkinin açık belgelerinden biri 1953 Konkordatosu’dur. İspanya’nın resmî gazetesinde yayımlanan metnin birinci maddesi, Katolikliği ulusun tek dini olarak tanımlar; ikinci madde Kilisenin yetkilerini ve kamusal faaliyetini güvenceye alır. Belge, bir dinî kimliğin devlet eliyle ulusal kimliğin ayrıcalıklı ölçütüne dönüştürülmesini somut biçimde gösterir. [12]
Bu düzeni yalnızca insanların dindarlığıyla açıklamak yetersizdir. İncelenmesi gereken, dinî kurumlarla siyasal iktidar arasındaki yetki ve meşruiyet ilişkisidir. Devlet belirli bir inanç yorumuna ayrıcalık verdiğinde, o yorumla uyuşmayan yurttaşların eşitliği zedelenir. İktidara karşı çıkmak hem siyasal hem ahlaki bir sapma gibi gösterilebilir.
İç savaş sırasında Cumhuriyetçi bölgelerde din görevlilerine yönelik öldürmeler yaşanması; Franco yanlılarının da bazı Cumhuriyetçi veya liberal din görevlilerini öldürmesi, inanç ile siyasal sorumluluğu özdeşleştirmenin yıkıcılığını ayrıca gösterir. Bu suçlar özgürlük adına haklılaştırılamaz. Devlet baskısını eleştiren bir düşünce, kendi tarafında işlenen şiddeti görünmez kılamaz. [11]
İspanya örneğinin bir başka dersi, baskının mutlaka kısa sürede devletin çöküşüyle sonuçlanmamasıdır. İç savaşın ardından kurulan düzen, 1953’te dinî ve siyasal ittifakını resmî bir anlaşmayla pekiştirebiliyordu. Dolayısıyla bir rejimin sürmesi, toplumsal hayatın iyi durumda olduğunun kanıtı değildir. Felaket, yönetimin varlığını koruduğu uzun bir dönemde de insanların hayatını daraltabilir.
Lysenko vakasında bilimin siyasal sadakate bağlanması
Eleştiri yalnızca milliyetçi ve dinî iktidarlara yöneltildiğinde önemli bir tehlike gözden kaçar. Kendisini bilimsel, toplumcu veya devrimci ilan eden bir yönetim de düşünceyi denetim altına alabilir. Bilim adına konuşmak, bilimin gerektirdiği açık araştırmayı ve yanlışlanabilme imkânını korumaya yetmez.
Sovyetler Birliği’nde Trofim Lysenko’nun yükselişi bu bakımdan öğreticidir. Özellikle 1948’deki Lenin Tüm Birlik Tarım Bilimleri Akademisi toplantısında, Stalin’in desteğiyle Lysenko’nun yaklaşımı üstün konuma getirildi; genetik araştırma ve öğretimi ağır baskı altına alındı. Borinskaya ve çalışma arkadaşlarının tarihsel incelemesi, bu süreci siyasal müdahale, kurumsal mücadeleler ve bilim insanlarının tasfiyesiyle birlikte ele alır. [13]
Bitki genetik kaynaklarının korunmasında öncü olan Nikolay Vavilov’un yaşadıkları, bu baskının insani boyutunu görünür kılar. Vavilov 1940’ta tutuklandı ve 1943’te Saratov’da hapiste açlıktan öldü. İnsanlığın beslenme olanaklarını genişletmek için çalışan bir bilim insanının kendi ülkesinde casuslukla suçlanması, devletin yarar ile tehdit arasında kurduğu ölçütün nasıl tersine dönebileceğini gösterir. [14]
Lysenko örneğinde sorun, yalnızca yanlış bir bilimsel iddianın ortaya atılması değildi. Bilimde yanlış iddialar ortaya çıkabilir. Asıl yıkıcı olan, bir iddiayı eleştirmenin mesleki ve siyasal cezaya bağlanmasıydı. Böylece deneyin ve tartışmanın yerine yetkili makamın onayı geçti. Bir görüşün doğruluğu, onu destekleyen iktidarın gücüyle karıştırıldı.
Bu vaka, komünistlerin, sosyalistlerin veya başka toplumcu hareketlerin bütün tarihini tek bir örneğe indirgememizi gerektirmez. Ancak bu adların hiçbiri bir örgüte peşinen ahlaki veya bilimsel dokunulmazlık vermez. Özgürlükçü ölçüt, örgütün kendisini nasıl tanıttığının yanında, muhaliflerine, araştırmaya ve kendi yanlışlarına nasıl davrandığını da sınamalıdır.
Toplum neden kendi aleyhine işleyen düzeni savunabilir
Bu tarihsel örnekler arasında önemli farklar vardır. Yine de onları birlikte düşündüğümüzde bir mekanizma belirginleşir: Gücü elinde tutanlar, kendileriyle toplumun varlığını özdeşleştirir; eleştiriyi ortak hayatın imkânı olmaktan çıkarıp tehdit olarak tanımlar. Bu yorum, bütün tarihleri tek bir nedene bağlamaz. İncelenebilir bir ilişkiye dikkat çeker.
Birinci etken, aidiyetin eleştiriyi zorlaştırmasıdır. Kişi yıllarca benliğini bir partiye, lidere veya kuruma bağlılık üzerinden kurmuşsa, o yapının hatasını kabul etmek kendi geçmişini sorgulamak gibi hissedilebilir. Bu durumda yanlışın gösterilmesi, bilgi edinme fırsatı olmaktan çıkıp kişisel saldırı olarak yaşanabilir. Böyle bir ihtimali anlamak, insanların değişemeyeceğini ileri sürmek anlamına gelmez.
İkinci etken, güvenlik arayışıdır. Geleceğin belirsizliği ve mevcut düzenin yıkılması korkusu, bilinen bir baskıya katlanmayı daha güvenli gösterebilir. İnsanlar başka türlü bir hayatın mümkün olduğuna güvenemediklerinde, kendilerine zarar veren ilişkileri bile korumaya yönelebilir. Özgürleşme düşüncesinin somut dayanışma ve geçim imkânları kurması bu yüzden önem taşır.
Üçüncü etken maddi bağımlılıktır. İşe alınmanın, geçinmenin veya kamusal olanaklara ulaşmanın sadakate bağlı olduğu bir düzende, eleştirinin bedeli eşit dağılmaz. Geçimini kaybetmekten korkan bir insanın suskunluğunu yalnızca bilgisizlikle açıklamak kolaycıdır. Buna karşılık ayrıcalıklarını korumak için baskıyı savunanların çıkar ilişkilerini de açıkça görmek gerekir.
Dördüncü etken bilgi akışının bozulmasıdır. Araştırmacılar susturulduğunda, gazeteciler cezalandırıldığında veya kurum içi itiraz yükselme önünde engel olduğunda, karar alanlara ulaşan bilgi de değişir. Başarısızlık saklanır, yöneticinin duymak istediği sözler çoğalır. Yönetim kendi yarattığı bilgi yoksulluğunu, muhalefetin kötü niyetiyle açıklamaya başlayabilir.
Bu nedenle halkı topluca bilinçsiz ilan etmek açıklayıcı değildir. İnsanların ne bildiğini, ne söyleyebildiğini, hangi bedellerle karşılaştığını ve hangi imkânlara sahip olduğunu birlikte incelemek gerekir. Özgürleşmenin öznesi olacak insanları küçümseyen bir siyaset, onların yerine karar vermeyi kolayca haklılaştırabilir.
Aklı yönetime koymak ve aklı tekelleştirmemek
Bilgiye dayalı bir toplum arayışı vazgeçilmezdir. Fakat bilgiyi, başkalarına hesap vermeyecek bir uzmanlar sınıfının mülkü gibi düşünürsek yeni bir yönetilenler ve yönetenler ayrımı üretiriz. Bilimsel bilginin ciddiye alınmasıyla, bilim insanlarının toplum adına bütün değer tercihlerini yapması birbirinden ayrılmalıdır.
Bakunin, Tanrı ve Devlet’te uzmanlığa başvurmayı reddetmez. Ayakkabı için ayakkabıcıya, yapı için mimara veya mühendise danışırken kişinin eleştirme ve değerlendirme hakkını korumasını savunur. Bilgili olmak, insanın başkaları üzerinde sınırsız yönetme hakkı elde etmesi demek değildir. Bu yaklaşım, bilime saygıyı düşünsel teslimiyetten ayırmak için değerli bir başlangıç sunar. [15]
Örneğin bir bölgenin su kaynakları konusunda bilimsel araştırma zorunludur. Ancak hangi üretim biçiminin destekleneceği, suyun nasıl paylaşılacağı ve maliyetin kimlere yükleneceği aynı zamanda kamusal adalet sorularıdır. Araştırma sonuçları bu tartışmaya açıkça sunulmalı; karardan etkilenen insanların söz hakkı, uzmanlığın arkasına saklanılarak ortadan kaldırılmamalıdır.
Akılcı bir toplumsal yapı, kendisini yanılmaz ilan ederek kurulamaz. Gerekçelerini gösterebilmeli, karşı kanıta açık olmalı ve kararlarını değiştirebilmelidir. Bu ilke yalnızca mevcut devlete yöneltilen bir talep olarak kalamaz. Bir anarşist kolektif, sosyalist parti, sendika veya kooperatif de aynı ölçütle değerlendirilmelidir.
Karşılıklı yardımlaşma ve özgür kurumlar
Toplumsal hayatı bütün kurumlardan arındırma düşüncesi, birlikte yaşamanın gerektirdiği sürekliliği ve dayanışmayı açıklamakta zorlanır. İnsanlar hastalandıklarında bakım, çocuklar eğitim, üreticiler ortak kaynakların adil kullanımı için düzenli ilişkilere ihtiyaç duyar. Özgürlükçü sorun, bu ilişkilerin onları kuran insanlardan kopup bağımsız bir egemenlik odağına dönüşmesini önlemektir.
Kropotkin, Karşılıklı Yardımlaşma’da rekabeti hayatın tek açıklaması sayan anlayışlara karşı, işbirliğinin ve dayanışmanın önemini araştırır. Bu yaklaşım, birlikte yaşamanın yalnızca zorla mümkün olduğu varsayımını tartışmaya açar. Onun eserini bugünkü biyoloji veya toplum araştırmalarının yerine koymadan, karşılıklı desteğin toplumsal örgütlenmedeki yerini düşünmek için kullanabiliriz. [16]
Bu bakışla bir kooperatifin, özgür bir sendikanın veya mahalle meclisinin değeri, taşıdığı addan çok işleyişinde aranır. Üyeler kararları anlayabiliyor mu? Kaynakların nereye gittiğini görebiliyor mu? Görev alanları değiştirebiliyor mu? İtiraz edenler dışlanmadan konuşabiliyor mu? Kurumun yaşamı, katılımcılarının sözünü güçlendirdiği ölçüde ortak hayata hizmet eder.
Murray Bookchin’in özgürlükçü belediyecilik yaklaşımı, doğrudan katılıma dayanan yerel meclisleri ve bunların yetkilendirilmiş, geri çağrılabilir delegeler aracılığıyla oluşturduğu konfederasyonları tartışır. Bookchin ayrıca yerelliğin kendi başına özgürlük güvencesi olmadığını; dar görüşlülüğün ve dışlayıcılığın yerel yapılarda da gelişebileceğini kabul eder. Özyönetim, ortak hakları ve topluluklar arası sorumluluğu gerektirir. [18]
Buradan hareketle özgürleşme için savunulabilecek düzenlemeler açıktır: karar ve kaynakların görünür olması, sorumluların görevden alınabilmesi, bilimsel araştırmanın bağımsızlığı, örgütlenme özgürlüğü ve azınlık haklarının çoğunluğun keyfine bırakılmaması. Bunlar kusursuz toplum garantileri değildir. İnsanların yanlışları ortaya çıkarabilmesi ve düzeltebilmesi için gerekli imkânlardır.
Özgürleşmenin yöntemi ve geleceği
Kanser benzetmesinin en tehlikeli siyasal sonucu, toplumu kurtarmak adına insanları feda etmeyi meşrulaştırması olabilir. Kendini tek doğruyu bilen kurtarıcı ilan eden bir hareket, tedavi gerekçesiyle sınırsız yetki talep ederse eleştirdiği iktidar ilişkilerini yeniden üretir. İnsan haklarını gelecekteki mutluluk uğruna askıya alan her proje bu sınamadan geçmelidir.
Emma Goldman, Rusya deneyimine ilişkin değerlendirmelerinde kullanılan araçlarla ulaşılmak istenen amaçların birbirinden ayrılamayacağını vurgular. Baskıyla kurulan alışkanlıklar, vaat edilen özgür geleceğe kendiliğinden dönüşmez; yeni düzenin işleyişine yerleşebilir. Onun eleştirisi, özgürleşmenin yalnızca nihai hedefte değil, bugünün ilişkilerinde de sınanması gerektiğini düşündürür. [17]
Bu yüzden toplumsal onarım, kişileri yok etme veya düşünceleri zorla aynılaştırma projesi olarak kurulamaz. Hesap vermez yetkileri sınırlandırmak, ayrımcılığı kaldırmak, bağımlılık ilişkilerini azaltmak ve insanların birlikte karar alma imkânlarını artırmak gerekir. Şiddeti meşrulaştıran doktrinlere karşı çıkmak, o doktrinlere bağlı kişilerin insanlığını inkâr etme hakkı vermez.
Tarih bize yıkımın kaçınılmazlığını kanıtlamaz. Felakete götüren kararları, bunlara karşı çıkan insanları ve kaçırılan değişim imkânlarını gösterir. Sonucun zorunlu olduğunu baştan kabul edersek hem sorumluluğu hem de müdahale imkânını küçültürüz. Bir toplumun tehlikeyi görmesi, ancak bu bilgiyi paylaşma ve birlikte davranma özgürlüğü varsa etkili olabilir.
Kanserli hücre düşüncesini toplumsal eleştiriye taşımanın anlamı, bütün kötülükleri tek bir düşmanda toplamak olmamalıdır. Asıl soru, yaşamı sürdürmek için kurduğumuz yapıların hangi koşullarda yaşamı kendi devamlarına tabi kıldığıdır. Millet, din, devlet, parti veya bilim adına konuşan her otoriteye bu soru yöneltilebilir.
Bir toplum kendisini en çok, eleştiriyi susturduğunda savunmasız bırakır. Kendi yarattığı kurumları dokunulmaz saydığında, onların verdiği zararı tanıma gücünü de kaybedebilir. Özgürlük, bu kurumların ve onlara bağlı düşüncelerimizin yeniden sorgulanabilmesinde yaşar. Kendimizi korumanın yolu, bizi yöneten gücü kutsallaştırmaktan değil, birbirimizin sözünü ve hayatını önemsemeyi sürdürmekten geçer.
Toplumun geleceği, ona zarar veren güce ne kadar sadık kaldığıyla değil, o gücü sorgulayabilen insanlara ne kadar alan açtığıyla ilgilidir.
Kaynakça ve okuma notları
Metindeki numaralar aşağıdaki kaynaklara yönlendirir. Tarihsel belgeler ve düşünürlerin eserleri, ilgili bölümlerdeki olgular ile düşünsel bağlantıları izlemek için verilmiştir. Web kaynaklarına erişim tarihi 24 Eylül 2026’dır.
[1] National Cancer Institute. 2026. What Is Cancer?. Kanser hücrelerinin gelişimi, bağışıklık denetiminden kaçış ve tümör mikroçevresi.
[2] World Health Organization. 2026. Cancer. Kanserin farklı hastalıkları kapsaması, erken tanı ve tedavi olanakları.
[3] National Cancer Institute. tarihsiz web kaynağı. Chemotherapy to Treat Cancer. Kemoterapinin kullanım amaçları ve sağlıklı hücreler üzerindeki etkileri.
[4] Susan Sontag. 23 Şubat 1978. Disease as Political Metaphor. The New York Review of Books. Hastalık metaforlarının siyasal ve ahlaki kullanımının eleştirisi; metindeki tıbbi bilgiler için güncel NCI ve DSÖ kaynakları esas alınmıştır.
[5] Baruch Spinoza. 1670. A Theologico-Political Treatise, Part I, Preface. R. H. M. Elwes çevirisi, Project Gutenberg. Korku, batıl inanç ve siyasal itaat ilişkisi.
[6] United States Holocaust Memorial Museum. Holocaust Encyclopedia. The Enabling Act of 1933. Yetki Yasası metni ve Mart 1933 oylamasının baskı koşulları.
[7] United States Holocaust Memorial Museum. Holocaust Encyclopedia. Political Prisoners. Nazi rejiminin siyasal muhaliflere ve sendikacılara yönelik baskısı.
[8] United States Holocaust Memorial Museum. Holocaust Encyclopedia. What Groups of People did the Nazis Target?. Nazi ideolojisi, Yahudilere yönelik soykırım ve diğer hedef gruplar.
[9] United States Holocaust Memorial Museum. Holocaust Encyclopedia. The White Rose Opposition Movement. Nazi suçlarına karşı ses çıkaran Beyaz Gül hareketi.
[10] United States Holocaust Memorial Museum. Holocaust Encyclopedia. World War II in Europe. Nazi yayılmacılığı, savaş ve 1945 askerî yenilgisi.
[11] United States Holocaust Memorial Museum. Holocaust Encyclopedia. Spanish Civil War. 1936–1939 İç Savaşı, dinî meşrulaştırma, farklı cephelerdeki şiddet ve savaş sonrası baskı.
[12] Boletín Oficial del Estado. 19 Ekim 1953. Concordato entre España y la Santa Sede. BOE, sayı 292, s. 6230–6234; özellikle I ve II. maddeler. Birincil resmî belge.
[13] Svetlana A. Borinskaya ve çalışma arkadaşları. 2019. Lysenkoism Against Genetics: The Meeting of the Lenin All-Union Academy of Agricultural Sciences of August 1948, Its Background, Causes, and Aftermath. Genetics, 212(1), s. 1–12. Lysenkoizm, Stalin müdahalesi ve genetik biliminin baskı altına alınmasına ilişkin tarihsel inceleme.
[14] Crop Trust. 10 Ocak 2024. Nikolai Vavilov: The Father of Genebanks. Vavilov’un bilimsel çalışmaları, 1940’ta tutuklanması ve 1943’te hapiste ölümü.
[15] Mihail Bakunin. 1871’de yazıldı, 1882’de yayımlandı. God and the State. Project Gutenberg. Uzmanlığa başvurma, eleştiri hakkı ve bilim adına kurulacak otoritenin sınırları.
[16] Pyotr Kropotkin. 1902. Mutual Aid: A Factor of Evolution, Introduction. Karşılıklı yardımlaşmanın önemine ilişkin tarihsel düşünce kaynağı; güncel biyolojinin yerine kullanılan bir kaynak değildir.
[17] Emma Goldman. 1924. My Further Disillusionment in Russia, Afterword. Özellikle son bölüm. Devrimci amaçlarla kullanılan araçların ilişkisine dair yazarın değerlendirmesi.
[18] Murray Bookchin. 1991. Libertarian Municipalism: An Overview. Doğrudan demokrasi, geri çağrılabilir delegeler, konfederasyon ve yerel dışlayıcılık riski.
Troçki
